ANKARA MEYDAN MUHAREBESİ’NİN IRAK’TAKİ TÜRK-TÜRKMEN AŞİRETLERİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ[*]

April 6, 2013 at 9:35 pm | Posted in Turkmens | Leave a comment
Tags: ,

ANKARA MEYDAN MUHAREBESİ’NİN IRAK’TAKİ TÜRK-TÜRKMEN AŞİRETLERİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ[*]

cuneyt mengu

Dr. Cüneyt Mengü

1402 yılında Osmanlı’nın yenilgisi ile son bulan Ankara Savaşı’nın Iraktaki Türk-Türkmen Aşiretleri üzerindeki etkilerini irdelemeden önce: Türk-Türkmenlerin yapısal özelliklerine, bölgedeki siyasi duruma ve tarafları savaşa götüren gelişmelere kısa bir göz atalım.

Oğuzların ve dolayısıyla Türklerin cihangirlik hikâyesi adını taşıyan Oğuz Destanı[1]’nda Türk aşiretlerinin günlük yaşamları, gelenek ve görenekleri, sosyo-kültürel değerleri ve yönetim anlayışı hakkında önemli bilgiler yer almaktadır. Bazı hasletlerin üzerinden yüzyıllar geçse de bunlar zaman içerisinde özelliklerinden hiçbir şey kaybetmemişler ve büyük bir bölümü günümüze kadar devam ede gelmişlerdir. Türk-Türkmen aşiret özelliklerinin başında gelen ve başka uluslarda neredeyse benzeri görülmeyen en önemli husus devlet kurma eğilimidir. Türkiye Cumhuriyeti hariç tüm Türk Beylikleri, Devletleri ve İmparatorlukları, ister münferiden olsun isterse aşiretlerin oluşturduğu federasyonlar biçiminde olsun, Türk-Türkmen aşiretleri tarafından kurulmuştur.[2] Türk-Türkmen aşiretlerinin yapısal özellikleri 1045 yılında başlayan Türk-Türkmen aşiretleri geleneğinin yanı sıra “İslami gaza-cihat” anlayışının birleşmesi sayesinde gerçekleşmiştir. Bununla aynı zamanda geleneksel Oğuz – Türkmen töresindeki “Alperenlik” kavramıyla da uyum sağlamış ve bu anlayışa daha sonraları “Dar-ül Baki”kavramı eklenmiştir.

Ünlü Türkolog Jean Paul Roux,“Türklerin Tarihi” isimli eserinde, Türk-Türkmen aşiretlerinin hasletlerini;[3] “Maddi ve manevi sağlamlık, yüksek onur, verilen söze sadık kalmak, ihanet edenlere karşı acımasızlık, ırkçılıktan uzak oluş, vurgulu bir askeri anlayış ve buna uygun erdemler, gözü peklik, savaşanlar arası dayanışma, üste kesin itaat, kendisinin ve başkalarının yaşamını hiçe saymak, idarecilik ve muhasebe anlayışı, arşivleme becerisi, toplumsal sınıfların çok güçlü bir biçimde yapılandırılmış olması ve aralarında geçiş yapma kolaylığı, bilim ve sanat sevgisi, büyük mimarlık başarıları, kadınların toplum içindeki şaşırtıcı sağlam konumları, din alanında bitmek tükenmek bilmeyen bir merak ve örgütlenme çabası, hoşgörü, tasavvuf merakı ve bir tür alaycı kuşkuculuk” diye özetlemektedir.[4] Türk-Türkmen aşiretlerinin bir diğer önemli özelliği ise, önderlerinin tartışmasız mutlak bir otoriteye sahip olmalarıdır. Türk aşiretleri devlet yapısına benzer bir yapıya sahip olmuşlardır. Ünlü Selçuklu komutanı Alparslan, Bizans İmparatoru Romen Diyojen’e karşı 1071 yılında Malazgirt Savaşı’nı yüksek dirayeti ve tartışmasız liderlik vasfının yanında Türk ve Türkmen Beylikleri’nin oluşturduğu bir federasyon gücü ile kazanmıştır.

Aşiretler federasyonlar biçiminde bir araya gelmekte, içlerinden biri bu federasyonun başına lider olarak geçmekte ve adını diğer aşiretlerin bey ve efradına kabul ettirmektedirler. Ancak daha sonra (bir araya gelişleri kadar özel ve bünyelerini koruyarak) ani bir biçimde dağılmaktalar ve boyların her biri bağımsız olarak yeniden veya başka bir boyun hükümranlığı altına girerek birleşmekte ve varlıklarını devam ettirmektedirler. Türklere has ortak değer ve paydaların bileşkesinin Osmanlı Devleti’ni oluşturan unsurlarda en üst seviyede olduğunu görmekteyiz. Osmanlı Padişahlarının en önemli özellikleri devletin devamı bakımından kendilerinden sonrasını her zaman düşünmüşlerdir.

Liderler, aşiretleri içerisinde mutlak bir otoriteye, aşiret fertlerinden bekledikleri üste kesin itaat ve buna dayalı olarak da tartışılmaz bir askeri anlayışa sahiptiler. Türk aşiret geleneğinde hanedanlığın devamlılığı veraset sistemine göre yapılmadığından kardeş ve oğullar arasında taht için yapılan kanlı mücadeleler, bu idari yapılanmaların ve örgütlenmelerin bölünmelerine sebep olmuş ve bunun neticesinde bu aşiretlerin kurdukları beylik, devlet ya da imparatorlukların sürekliliği ve devamlılığı olumsuz yönde etkilenmiştir. Özellikle lider veya hakanın ölümünden sonra taht için veliahtlar veya şehzadeler arasında kıyasıya yapılan mücadeleler, Türk milletine çok pahalıya mal olmuştur.[5]

Zamanla taht mücadeleleri ve otoritenin zayıflaması yüzünden Büyük Selçuklu Devleti sadece Anadolu Selçuklu devleti olarak devam edebilmiş zaman zaman üçe, hatta dörde bölünmüştür. Her ne kadar birbirleriyle mücadele etseler de bu beylikler Osmanlı Devleti’nin kendilerine yönelik her türlü tasarrufunda birlikte hareket etmişlerdir. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun dağılmasıyla Irak ve güneydoğu bölgemizde 1118-1508 yılları arasında Erbil ve Musul Atabeyleri, İlhanlılar, Karakoyunlu ve Akkoyunlular tarafından kurulan Emirlikler daha sonra Osmanlıya destek olmalarına rağmen zaman zaman da sorunlar çıkarmışlardır.

Anadolu Selçuklu Devleti 1243 yılında yapılan Kösedağ Savaşı’nda Moğollara karşı yenilmiş ve bu savaşın sonrasında yıkılma sürecine girmiştir. İlhanlıların Anadolu üzerindeki emelleri sömürü amaçlı olduğundan Selçukluların siyasi zaaflarından istifade ederek hedeflerine ulaşmaya gayret etmişlerdir.[6]

Memluklu Sultanı Baybars’ın 1277 senesinde Anadolu topraklarına girerek Elbistan Ovası’nda İlhanlı ordusunu mağlup etmesiyle birlikte bu tarihe kadar Anadolu’da az da olsa var olan siyasi istikrar bozulmaya başladı. Türk-Türkmenler Anadolu’da bir taraftan Selçuklulara ve diğer taraftan da İlhanlılara karşı mücadele etmek zorunda kaldılar.[7]

Bu süreçte Anadolu’da irili ufaklı 26 farklı beylik kuruldu. Beyliklere bölünmüş Selçukluların zayıflaması İlhanlıların Anadolu üzerindeki hâkimiyetlerini pekiştirmiştir. Batı Anadolu’da Bilecik-Eskişehir-Antalya çizgisine kadar ulaşan Türk-Türkmenler, bir yandan Bizans topraklarını zapt ederken öte yandan da 13. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren hükümranlık otoritesi kaybolmuş Selçuklulara ve İlhanlı birliklerine ve 14. Yüzyılın başlarından itibaren de son İlhanlı yöneticisi Ebu Said Bahadır Han’ın ölüm tarihi olan 1335 yılına kadar bağımsızlık mücadelesi vermişlerdir.[8]

İlhanlıların son Anadolu valisi Celayirli Şeyh Hasan’ın naibi Eretna Sivas-Kayseri ekseninde Eretna Beyliği’ni kurmuş, Samsun ve Sinop bölgesini Çepniler, Köyceğiz, Denizli ve Uşak yöresini Türkmenler, Maraş ve Malatya civarını Ağaçeriler, Kütahya ve çevresini Germiyan Türkmenleri, Ermenek, Mut, Silifke ve Anamur bölgesini ise Karamanoğulları yurt edinmişlerdi.[9] Ertuğrul Beyin öncülüğünde Osmanlılar, aşiretler arası birliğin sağlanması için bölgede beylikler arası cereyan eden kısır çekişmelerden uzak durmuşlar ve devlet olma sürecini tamamlayarak 1299 yılında Söğüt’te Osmanlı devletini kurmuşlardır. Bu dönemde, Selçuklulardan sonra Anadolu dahil tüm bölgede Cengiz Han ve haleflerinin hükümranlıklarının doğal bir sonucu olarak 150 yılı aşan bir süre bir fetret devri yaşandı.[10]

Ankara Meydan Muharebesi öncesi Anadolu’yu yurt edinen beylikler arasında bu gelişmeler olurken araştırma kapsamımızdaki Irak Türk-Türkmen Aşiretleri’nin yaşadığı topraklarda neler oluyordu acaba?

1280’li yılların başında Oğuz boylarına mensup aşiretler Moğol istilası esnasında Maveraünnehir ve Horasan taraflarından batıya sürüldükleri zaman, bunların içinden Oğuzların Bayındır boyuna mensup olan Akkoyunlu ve yine Oğuzların Barani boyuna mensup Karakoyunlu aşiretleri, İlhanlılar zamanında, Argun Han devrinde yurtlarını terk etmek zorunda kaldılar.[11] Sünni inanışa sahip Akkoyunlular Horasan’dan göç ederek Azerbaycan, Harput, Diyarbakır ve Musul’u arasında kalan bölge ile Dicle Nehri’nin yukarı vadilerini yurt edindiler. Şii eğilimli oldukları ileri sürülen Karakoyunlular ise Türkistan’dan göç ederek Fırat ve Dicle nehirlerinin yukarı vadileri ile Kerkük, Musul, Erbil ve Tuzhurmatu bölgesine yerleştiler. Karakoyunlu ve Akkoyunlu aşiretleri birbirlerine ters politikalar gütmelerine rağmen Ankara Meydan Muharebesi’nden sonra egemenliklerini tam olarak kurabildiler. 1335 yılında Ebu Said Bahadır Han’ın ölümüyle birlikte Moğol Noyanlar arasında dahili mücadeleler baş gösterdiğinden, bölgede bulunan ve Konar-göçer birer Türk-Türkmen aşireti olan Karakoyunlular ve Akkoyunlular ile Celayiroğulları ve diğer Türk-Türkmen toplulukları siyasi bakımdan önem kazanmaya başladılar. İlhanlıların uzantısı Sutayların yöneticisi olan Barımbay oğlu İbrahim Şah’ın 1350 yılında ölümü ile Sutay’ların Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki hakimiyetleri çok zayıfladı. Barımbay oymağı Diyarbakır bölgesinde kalamayıp Orta Anadolu’ya göç etmişlerdir.[12]

Orta ve Batı Anadolu’da ve İlhanlı hakimiyetini kabul etmeyen Türk-Türkmen aşiretleri küçük siyasi teşekküller halinde örgütlendiler. Bunların en bariz özelliklerinden birisi de kendi yapısal özelliklerini Ortadoğu devlet sistemlerine katmaları ve Türkçeyi ilk defa resmi bir dil olarak kullanmış olmalarıdır. Bu dönem içerisinde 1127-1233 yılları arasında Musul, 1130-1203 yılları arasında Kerkük-Kıpçak ve 1144-1233 yılları arasında Erbil Atabeyliklerini kurmuşlardır. Gerek bu tarihler arasında ve gerekse de Karakoyunlular ve Akkoyunlular döneminde Türk-Türkmenler Tebriz, Bağdat, Kerkük, Musul ve Diyarbakır’dan vazgeçmiyorlardı.

Osmanlılar 1350’li yıllardan itibaren Anadolu Türk Birliğini sağlamak amacıyla ilk adımı attılar. Bu süreçte 1. Murat atalarının siyasetini takip ederek her ne kadar ılımlı politika yürüttüyse de devlet kurma eğilimi içinde bulunan aşiretler Osmanlılara karşı mücadelelerini sürdürdüler. I. Murat döneminde başlayan Anadolu Türk birliğini oluşturma yönündeki gayretler kısmen başarılı oldu ve I. Bayezid döneminde merkezi devlet kurma siyasetinin ilk uygulamaları oluşturuldu. Osmanlılar Anadolu Beylikleri ile olan ilişkilerinde hoşgörülü davranma şeklini mecbur kalmadıkça değiştirmediler ve beylikler ile doğrudan bir mücadelenin içinde olmadılar ve civar beyliklerin kendilerine tabi olmaları ile yetindiler.[13] Orhan Gazi döneminde Karesi Beyliği’ne ait topraklar Edremit Körfezi hariç sulh yolu ile Osmanlı’ya ilhak edildi.[14]

Yine Orhan Gazi döneminde 1352 yılında Eretna’nın ölümünden sonra çıkan karışıklıklardan istifade edilerek 1354 yılında Ankara ve civarı Osmanlı’ya ilhak edildi. Osmanlıların Orta Anadolu’ya sarkmaları başta Karamanoğulları ve Eretnalılar olmak üzere diğer beylikleri haklı olarak endişelendirdi. Osmanlıların hem Karesi Beyliği ve Ankara’yı ilhakı hem de Rumeli’de başarılı fetihleri Anadolu’da dengeleri altüst etti. Germiyan beylerinin nüfuzlarının azalmasıyla birlikte bölgede Karamanoğulları etkin konuma geldiler. O dönemde hâkimiyet iki gücün elindeydi. Osmanlılar ve Karamanoğulları.[15] I. Beyazıt beylikler arası birliğin sağlanması için ılımlı siyaset yerine seri ve sert bir ilhak politikası uyguladı. 1390 yılında önce Saruhan ve Aydın Beylikleri akabinde de Menteşe ve Teke Beylikleri mukavemetsiz bir şekilde Osmanlı’ya ilhak edildi.[16] Bu ani ve seri gelişmeler karşısında Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey, Kadı Burhaneddin Ahmed ve Candaroğlu Süleyman Bey bir ittifak oluştursalar da Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey’in Osmanlı Devleti ile sulh yolunu seçmesi bu işbirliğini başlamadan bitirdi.[17]

I. Bayezid döneminde Osmanlılar bir yandan Rumeli’de fetih hareketlerine devam ederken diğer yandan da Anadolu beyliklerini ilhak etmeye hız kesmeden ve seri olarak devam ettiler.1393 yılına gelindiğinde Anadolu’nun kilit şehri Amasya, Kadı Burhaneddin’den alındı. Taceddin oğlu Mahmut Çelebi ve Taşanoğlu Osmanlı’nın hükümranlığı altına girdiler. Kadı Burhaneddin Osmanlı’ya karşı Karamanoğulları ile ittifak arayışına girse de bu mümkün olmadı.[18] Osmanlılar Anadolu’da adımlarını daima dikkatli atarak doğudan beylikleri himaye eden Timurlular ve Akkoyunluları ve güneyden onları koruyan Memlukluları hesaba katma gereği duydular.[19]

Anadolu topraklarını yurt edinen Türk-Türkmen aşiretleri arasında bu olaylar cereyan ederken Ankara Savaşı’nın baş aktörü olan Timur’u ve hükümranlık sürdüğü coğrafyanın durumunu özetleyecek olursak;

Asıl adı Timurlenk olan yani Aksak Timur 1370’li yılların başında Çağatay ülkesinin başına yönetici olarak geçti. Bir cihan İmparatorluğu kurma hayaline kapılan Timur bu emelini gerçekleştirmek için kendini siyasi olarak Cengiz Han ile oğlu Çağatay ve İlhanlılar’ın varisi olduğunu ileri sürdü. Böylece hem emeline ve hem de devletine meşruluk kazandırmaya çalıştı. Timur’un düşüncesine göre Anadolu beyliklerini bir çatı altında toplamak isteyen Osmanlı için Selçuklu devleti ne ise İlhanlıların uzantısı olan Çağatay devleti de o idi.[20] Timur’un da arkasına sığındığı bu teze göre dünyaya hükmetme hakkı ilahi takdirle Abbasi halifeliğine son veren Cengiz Han’a ve onun soyundan gelenlere verilmiştir.[21] Her ne kadar Timur’un askeri faaliyetlerini ihtiras güdüsünün şekillendirdiği telaffuz edilse de onun gözünde Cengiz ve oğullarının mirası olan Moğol İmparatorluğunu yeniden hayata geçirmesidir. Askeri alanda attığı her adım bu minval üzerinedir. Meşruiyet mücadelesi canlandırılmaya çalışılan Moğol İmparatorluğu’nu gerçekleştirme yolunda yapılacak savaşın kuramsal boyutunu oluşturmaktadır.[22] Hem örgütlenme ve hem de savaş tekniklerinde yaratıcı yeteneğe sahip olan ve dünyanın bir ucundan girip diğer ucundan çıkan Timur 1395 yılında Bağdat’a geldiğinde 26 ülkenin 10 milyon kilometrekareden fazla toprağını hükümranlığı altına almıştır.

Yine Tıpkı Timur gibi Bir Cihan İmparatorluğu kurma hayaline kapılan Osmanlı Sultanı Bayezid, kendisini Selçukluların varisi olarak görmekte ve emeline ulaşmada meşruiyet aracı olarak ta bunu öngörmekteydi. Osmanlı Devleti’nin yönetim anlayışında Gaza-cihat ideolojisi önemli bir yer tutmaktadır. Devlet bu ideal üzerine şekillenmiş ve ortaya konan bu ideal motive edici güç olmuştur.[23] Kahire’de bulunan Abbasi Halifesi’nden “Gaziler Sultanı veya Sultan-Er Rum” unvanını alan ve Anadolu’ya hakim olan Bayezid’in daha sonraki ana hedefleri Rumeli toprakları ve İstanbul’un fethi olmuştur.[24] Ancak Bayezid’in kaydettiği başarıların devamı, Moğol – İlhanlıların varisi olarak Anadolu’da Türk-Türkmen beyliklerinin yurt edindikleri topraklarda vasilik iddiasında bulunan Timur’un ortaya çıkmasıyla sekteye uğramıştır.

Tarafları savaş alanına sürükleyen bölge gelişmelerine göz attığımızda bölgeyi ilgilendiren olayları kronolojisi şöyledir:

· 1387 yılı baharında Van Gölü civarında meskun bulunan Karakoyunlular üzerine harekat düzenleyen Timur, Karakoyunlu beyi Kara Mehmet’in başarılı savunmasından sonra geriye döner ve aynı yıl İsfahan’ı ele geçirir.[25]

· Timur, 1391 yılında Toktamış’ı bertaraf ettikten sonra Hazar’ın güney kısmını kontrolu altına alır, Şah Mansur’u Şiraz taraflarında yenerek Muzafferîleri ortadan kaldırır ve bundan sonraki hedef olarak Bağdat’ı seçer.

· Timur kuvvetleri tarafından 29 Ağustos 1393 te yapılan sefer ile Bağdat şehri, Celayirli Sultan Ahmet’ten ele geçirilir. Bağdat’tan sonra Musul’a oradan da Mardin’e gelen Timur, ordusunun sağ kolunu Karakoyunlular üzerine yollar. Bağdat’tan sonra Timur’un takip ettiği güzergah Tikrit, Kerkük, Altınköprü, Erbil, Musul, Mardin, (Tekrar Musul, Mardin) Diyarbakır, Muş Ovası ve Van Gölü’nün kuzeyinde Aladağ idi. [26] Bağdat’ı Timur tarafından ele geçirilmesi başta Memluklular olmak üzere bölgedeki bütün siyasi teşekkülleri derin bir endişeye sevk eder. Beklenen Timur tehlikesi kapıya dayanmıştır. Bölgedeki pek çok devlet Timur lehinde ya da aleyhinde olarak kutuplaşırlar. Timur karşıtı olanların başını Altınordu hükümdarı Toktamış çeker.[27]

· Timur Bağdat’ın fethinden iki ay sonra, Mısır ve Dimişk (Şam) tacirlerinin yollarını keserek ve mallarını yağma edip Tikrit Kalesi’ni sığınanları cezalandırmak[28] üzere Tikrit Kalesi’ni ele geçirmeyi müteakip, Erzincan, Karaman, Sivas hakimleri ile Dulkadirli, Karakoyunlu ve Akkoyunlu beylerine mektuplar gönderir, adına hutbe okutup para bastırmalarını ister. Bu teklifi Sivas hakimi Kadı Burhaneddin geri çevirir. Osmanlılar ile devamlı olarak mücadele eden Karamanoğulları, Dulkadiroğulları ve Mutahharten Timur’un yanında yer alır. Aralarında ezeli bir düşmanlık olmasına rağmen Kadı Burhaneddin, Osmanlı Sultanı Bayezid ve Memluk Sultanı Berkuk’a mektup yazarak savunma ittifakı kurulmasını önerir.[29] Timur’a karşı Osmanlı, Memluk, Altınordu ve Kadı Burhaneddin’ den oluşan dörtlü bir savunma ittifakı kurulur.[30] Bu ittifaka hac kafilelerini yağmalamakla suçlanan ve Timur ile giriştiği mücadelede bir hayli başarı kazanan Karakoyunluları da dahil etmek gerekir. Karakoyunlular Van Gölü güneyinde Erciş merkez olmak üzere Erzincan’dan Musul’a kadar olan alanı yurt edinerek siyasi bir varlık olarak önemli bir konumdaydı. Akkoyunlular Timur’a güçlük çıkarmazlar ve onun yanında yer alırlar.[31]

· Erzincan, Karaman ve Dulkadirli Beyleri’nin Timur’un safında yer almaları Timur korkusundan ziyade bulundukları coğrafyanın siyasi şartlarıyla ilgilidir. Timur’un bölgede görünmesi Osmanlı-Memluk-Sivas arasına sıkışıp kalan Karamanoğulları için bu üç devletin kuşatmasından kurtulması umudunu doğurmuştur. Aynı şekilde Erzincan Emiri Mutahharten’in Timur’un yanında yer almasının başında Kadı Burhaneddin ile aralarında olan düşmanca ilişkilerdi.[32]

· Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenlerinin ezeli rekabeti bu olayda da kendini göstermiştir. Karakoyunlular devamlı alan hâkimiyetinin peşinde olmuşlardır. Karakoyunlu Devleti’nin sınırları Kazvin’den Erzincan’a, Bağdat’tan Şirvan’a kadar genişlemiştir. Aynı dönemde Akkoyunlular da alan hakimiyeti peşindeydiler. Zaman zaman Osmanlının yanında olmuşlar ve zaman zaman da Karakoyunlular gibi sorunlar çıkarmışlardır. Akkoyunlular Timur’un güçlü ordusu karşısında çok fazla bir varlık gösteremediler ve onun saflarına geçerek sadık bir müttefik olmayı kabul ettiler. Karakoyunlular ise Timur’un hedefi olmaları nedeniyle sonuna kadar savaşmayı göze aldılar. Ancak yine mukavemette zorlanan Karakoyunlular 1. Beyazıt’a sığınmışlardır. [33]

· Yıldırım Bayezid’in 1390’lı yıllarda Anadolu beyliklerine karşı yürüttüğü askeri faaliyetler neticesinde Aydın, Germiyan, İsfendiyar, Menteşe ve Saruhan beyleri Timur’a iltica etmişler ve ona bağlılıklarını bildirmişlerdir.[34] Timur’a itaatini sunan bu beyler Timur’un Anadolu ve Suriye seferi için cesaretlenmesine katkıda bulunmuşlar ve Timur’un yapacağı seferlerde istihbarat, ikmal, ulaşım, levazım, personel ve lojistik konularında bilgi sahibi olmasını sağlamışlardır. Bu sayede Timur en uygun harekât planını hazırlamış ve uygulamaya koymuştur.[35]

· 1395 yılında Timur Altınordu devletini etkisiz hale getirilir. 1398 yılı Temmuz ayında Kadı Burhaneddin, 1399 yılı Haziran’ında ise Memluk Sultanı Berkuk ölür. Bu olayların sonucunda Timur karşıtı ittifak işlevini kaybeder. Bayezid Osmanlı Devleti’nin sınırlarını muhtemel bir Timur seferine karşı güvenceye almak için Malatya ve Sivas’ı ve hatta Memlukluların uzantısı olan Suriye’yi de topraklarına katar.[36] Timur, Bayezid’in Anadolu Birliğini tamamlama ve sınırlarını güvenceye almaya yönelik bu hareketleri “gayrimeşru bir rekabet, bir tehdit, bir tahrik” olarak niteler.[37]

· Yıldırım Bayezid ile Timur arasındaki nüfuz mücadelesini açık bir çatışmaya çeviren iki husustan birincisi Doğu Anadolu’da Bayezid’in ilhak ettiği Erzincan, Sivas ve Malatya olup diğeri de 1399-1400 yıllarında Timur’a iltica eden Aydın, Germiyan, İsfendiyar, Menteşe ve Saruhan Beyleri’nin durumu ile Timur’un sürekli olarak Hac kafilelerinin yollarını kesmekle suçladığı için 10 yıldan fazla bir süre takibinde olduğu ve daha sonra Osmanlıya sığınma mecburiyetinde kalan Karakoyunlu lideri Kara Yusuf[38] ve Bağdad Hakimi Celayirli Ahmed ile diğer mültecilerin durumudur. Timur’un temel hedefleri arasında, Irak’ta tek siyasi teşekkül olarak kalmış olan Celayirli Ahmed ve Azerbaycan’da önemli bir tehdit unsuru olan Karakoyunlu Türkmen Kara Yusuf’un bertaraf edilmesi en öncelikli konular arasındaydı. Ankara Savaşı’nı tetikleyen en önemli olay hiç kuşku yok ki Erzincan ve Sivas’ta yaşanan nüfuz mücadeleleridir. Timur ile Bayezid arasında yapılan yazışmalarda savaşın önlenmesi için Timur Bayezid’den aşağıdaki üç şarttan birinin yerine getirilmesini talep eder:[39]

ü Karakoyunlu lideri Kara Yusuf Bayezid tarafından öldürülmesi veya

ü Muhakeme edilmek ve cezası verilmek üzere Timur’a teslimi

ü Ya da Osmanlı topraklarından çıkarılması

Bayezid, Osmanlı geleneğine ters düştüğü için bu taleplerin hiç birisini de kabul etmez.

· Yanına Mutahharten ve Kara Yülük Osman’ı da alan Timur 9 Ağustos 1400 de Sivas’a gelir. Timur’un Müslüman kanı akıtmayacağına dair verdiği söz üzerine Sivas 26 Ağustos 1400’de teslim olur. Timur Sivas’ı ele geçirdikten sonra Suriye’ye gittiğinde, Bayezid yanına Kara Yusuf ve Celayirli Ahmed’i de alarak Sivas’ı tekrar ele geçirir ve Erzincan üzerine yürür.[40] Yıldırım Bayezid bu olaya kadar Timur ile olan ilişkilerinde barışçı olmasa bile doğrudan doğruya bir çatışmaya yol açacak girişimlerde bulunmamıştır. Bu olay ile birlikte Bayezid’in artık savaşa hazır olduğunu görmekteyiz.

· Son hazırlıklarını da tamamlayan Timur 12 Mart 1402 tarihinde Karabağ’dan ayrılarak Anadolu’ya yönelik son seferini icra etmeye başlar.[41]

· Timur Karabağ’dan hareketle Şemkur sahasından geçerek Erzurum ve Erzincan üzerinden devam ederek Sivas ve Kayseri’den geçip Ankara’nın Çubuk Ovası’na ulaşır ve karargâhını kurar. Yıldırım Bayezid’in ordusunu burada beklemeye başlar.[42]

28 Temmuz 1402 Cuma günü Ankara Meydan Muharebesi başlar. Fetihname’ye göre ilk taarruz Timur Birlikleri tarafından Osmanlı ordusunun sol kanadına yapılır. Osmanlı hakimiyetinin tam olarak yerleşmediği Saruhan, Aydın ve Karesi sancaklarının askerleri ile Kara Tatarların daha savaşın başında Timur’un ordusunun saflarına geçmeleri Osmanlı ordusunun bu kanadının bozulmasına yol açar. Kara Tatarlar Timur ordusunun sağ kanadında yer alan Erzincan Beyi Mutahharten tarafına geçmişlerdir. [43] Daha savaşın başında yaşanan bu olaylar Osmanlılar açısından savaşın daha başlamadan bitmesi anlamına geliyordu. Nitekim öyle de oldu. Kara Tatarların ve arkasından Saruhan, Aydın ve Karesi sancaklarının askerlerinin de saf değiştirmesinden sonra hezimetin kaçınılmaz olduğunu gören Şehzade Süleyman Çelebi, Veziri Azam Çandarlı Ali Paşa başta olmak üzere emrindeki paşalar ve beyler Bursa’ya çekilmek üzere savaş meydanını terk ettiler.[44]

Timur zafer sarhoşluğuna kapılmadan ordusunun düzenini bozmadan batıya doğru fetih harekâtına devam ederek altı günde Sivrihisar’a ulaştı. Burada kısa bir dinlenmenin ardından üç günlük bir intikalin ardından Seyitgazi’ye oradan da Kütahya’ya ulaştı. Kütahya’da çok büyük şenlikler düzenlendi. Burada, yukarıda da belirttiğimiz gibi Akkoyunlular Timur’a fazla dayanamadılar ve ona katılmayı ve en sadık müttefiklerinden biri olmayı seçtiler. Buna karşı Karakoyunlular Timur’a sonuna kadar direndiler.

1402 yılında Timur ve Osmanlı Güçleri arasında yapılan ve Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanan Ankara Savaşı Osmanlı ve cihan tarihini değiştirecek ölçüde önemli siyasi neticeleri beraberinde getirdi. Bu sonuçları özetleyecek olursak;

1. Osmanlının merkezi devlet yapısı çökmüştür.

2. Orta Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’daki Türk-Türkmen beylikleri hükümranlıklarını yeniden tesis etmeye başlamışlardır.

3. Osmanlılar Timur Devleti’nin hakimiyetini tanıyan bir beylik durumuna düşmüşlerdir.

4. Yeryüzünde hiçbir savaş yok ki nedenleri yukarıda 3 madde halinde sıralananlar kadar basit fakat sonucu ise bir devlet açısından tam bir felaket ve yıkım olsun. Ankara Meydan Muharebesi’ne yol açan, iktidarı ellerinde tutan siyasi iradelerin neden oldukları harp nedenleri savaş sonrasında ortaya konulan uygulamalar ve düzenlemeler dikkate alındığında, Timur açısından örtüşmektedir. Zira Timur Bayezid’e yazdığı mektuplarda ısrarla Osmanlı’yı Frenklere yaptığı seferden dolayı övmekte ve Müslüman kanı dökülmesini istemediğini belirtmekte olup onun seferlerine Frenk ülkelerinde devam etmesini, sınırlarına dahil ettiği beyliklerin topraklarının tekrar sahiplerine vermesi gerektiğini vurguluyor ve on yıldan fazla elde etmek için uğraştığı Kara Yusuf ve Celayirli Ahmed’in iadesini ve Bursa’da alıkonulan Mutahharten’in aile fertlerinin iadesini istiyordu. Savaş sonrası uygulamalarına baktığımızda Timur’un aslında savaş öncesi taleplerinin dışına çıkmadığını görüyoruz. Zira Osmanlı topraklarında idari ve askeri yapılanmaya gitmemiş ve hatta Rodos Seferi[45] ile de Osmanlı’nın yapamadığını yaparak Rodos’u fethetmiş ve Anadolu Türk-Türkmen beyliklerine de katkıda bulunmuştur. Timur Akkoyunluları savaşmadan dize getirmiş olup Karakoyunluları ise ezici ve kahredici üstün gücü ve harp tekniği ile mağlup etmeyi başarmıştır. Karakoyunlular ile Akkoyunlular arasında “ Adavet-i kadîme” olarak belirtilen bu ezeli düşmanlık olmasaydı, belki bu savaş yapılmayacaktı. Belki de Timur’un girişeceği istila harekâtı başlamadan bitecekti. Buna bağlı olarak günümüzün dünya siyasi haritası çok daha farklı olacaktı.

5. Bu harekâtın neticesinde, Musul bölgesinde ve Doğu Anadolu bölgesi ile İran ve Azerbaycan’a kadar olan coğrafi alanda her ne kadar Karakoyunlu ve Akkoyunlular 1406 yılında devlet olarak teşkilatlanmalarını gerçekleştirmiş olsalar bile bu topraklarda Sünni-Şii tabanlı ayrılıkçı hareketler ve mezhep kavgaları sürekli vuku bulmuştur.

6. Timur – Osmanlı rekabeti Anadolu Türklüğünün aleyhine bir sonuçla noktalanmıştır. Bu da Anadolu için bir kayıp ve talihsizlik olarak nitelendirilebilir. Çünkü abluka altına alınarak yıkılmak üzere olan Bizans’ın bir müddet daha yaşamasına imkan hazırlanmıştır. İstanbul’un Fethi yarım asır tehir edilmiştir. Osmanlı’nın Rumeli sınırlarındaki ilerlemeleri durmakla kalmamış gerileme sürecine de girmiştir.[46]

7. En önemli sonuçlarından bir tanesi ise Anadolu’yu milli birlik ve beraberlik içinde toplamayı hedef alan Yıldırım Bayezid’in elde ettiği başarılı sonuçların etkileri bir anda yok olup gitmiştir. Anadolu Türklüğü Fetret Dönemine girmiştir. Osmanlı’nın aldığı bu mağlubiyet onun Anadolu’da uygulamaya çalıştığı siyasetin tam olarak iflası anlamına gelmiştir. Savaş öncesinde ve savaş esnasında yaşanan olaylar Osmanlı yöneticileri için çok acı bir tecrübe olmuştur. Fetret dönemi sonrasında tahta çıkan Osmanlı yöneticileri, II. Murat döneminden itibaren Anadolu siyasetinde çok daha temkinli ve farklı davranmak durumunda kalmıştır.

8. Anadolu topraklarında kaçınılmaz olarak demografik yapıda değişiklikler oluşmuştur. Bunların başında yoğun olarak İç Anadolu bölgesinde yaşayan Kara Tatarlar zorunlu olarak Orta Asya’ya göç ettirilmiştir.[47]

9. Timur’un Anadolu’yu istila etmesinin ardından Türk nüfusunun bir kısmı zorunlu olarak Trakya ve Meriç Vadisi’ne akmıştır.[48]

Netice itibarıyla, Osmanlı İdaresi, 1402 Ankara Meydan Muharebesi’ndeki yenilgiden aldığı derslerle Fetret Devri ve sonraki yıllarda başında emirlik veya devlet kurma eğilimi olan aşiretlerin çözülmesine yönelik uygulamalara girmiştir. Bu eğilimde olmayanları devlete asker gönderme ve vergi verme yükümlülüğü altına sokmuştur. Türk-Türkmen aşiretlerinin durumu, özellikle Akkoyunlu ve Karakoyunlu dönemlerinde cereyan eden tarihi olaylar dikkatle incelendiğinde daha net bir şekilde anlaşılacaktır. Bu tasfiye sürecinin en önemli örneği Osmanlı İmparatorluğu’nda Fatih Sultan Mehmet döneminde uygulanmaya başlanan “Nizam-ı Alem” yasasıdır. Devletin devamlılığını sağlamak amacına yönelik olarak Fatih’in kardeş katlini gerekli görüldüğünde vacip gören bu yasayı yürürlüğe koymasının ana nedeni yönetimi ele geçirmek için hanedan üyeleri arasında çevrilen entrikalar ve oyunlardır. Önce Fatih Sultan Mehmet’in 1473 yılında Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ı Otlukbeli savaşında yenmesi ve daha sonra da Yavuz Sultan Selim döneminde 1514 de yapılan Çaldıran Meydan Muharebesi ile 1516-17 yıllarında yapılan Mercidabık ve Ridaniye seferlerinden sonra bölgedeki tüm Türk-Türkmen beylikleri Osmanlı hâkimiyeti altına girmişlerdir. “Özellikle Kanuni’nin 1534 yılında Irak’ın Osmanlı topraklarına katılmasıyla Türk-Türkmen aşiretlerinin klasik yapısı sona ermiştir.” Osmanlı idaresi bu politikayı izlemeseydi belki üç kıtaya hakim olması mümkün olmayacaktı. Bu yoldan hareketle günümüzde Irak’taki Türk-Türkmen aşiretlerinin, o dönemdeki klasik aşiret yapısına ve özelliklerine tamamen sahip olmadıkları söylenebilir. Aşiret sistemine bağlı olan fertler kendilerini yabancılık çekmeden hemen Osmanlı tebaası olarak kabul ettiler ve birer Osmanlı ferdi olarak yaşamlarını sürdürdüler. Türk aşiret sisteminde idari, siyasi, ekonomi, adalet, eğitim gibi çeşitli konularda deneyimleri olan ve hoşgörü, sadakat prensiplerine bağlı insanlar kendilerini kolayca Osmanlı sistemine adapte ederek ihtisasları olan işlerde görev almaya başladılar.

Böylece bugünkü Irak toprakları üzerinde yaşayan Türk-Türkmenler, Osmanlı’nın ihtiyacı olduğu bölgelere devlet adamı ve bürokrat temininde kaynak teşkil etmişlerdir. [49] Kanuni döneminden başlayarak 1850’lere kadar Musul Vilayeti’nden Osmanlı vilayetlerinde;

– Kerkük’ten 939

– Erbil’den 105

– Süleymaniye’den 151

– Musul merkezinden 801 devlet adamı ve bürokrat hizmet etmiştir.[50]

Bu konu yukarıda belirtildiği gibi incelendiğinde bu konu daha net bir şekilde anlaşılacaktır. Bu tasfiye süreci, Osmanlı İdaresinde yürürlülükte olan Nizami Alem gereği aşiretler üzerinde, özellikle Kanuni’nin 1534 tarihinde Irak’ın Osmanlı topraklarına katılması ile Türkmen Aşiretlerinin klasik yapısı sona ermiştir.[51] Bunun sonucu olarak günümüzde Irak’taki Türkmen Aşiretleri, o dönemdeki aşiret yapısına ve özelliklerine tamamen sahip olmadığı söylenebilir.[52]

Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile İngilizlerin hâkimiyeti altına giren Irak’ta, düzenin sağlanması ve böl-yönet politikası gereği, ayakta kalan aşiretlerin güçlendirilmesi için İngilizler tarafından özel kanunlar çıkarılmıştır. Irak kurulduğu 1922 tarihinden 1958 yılına kadar biri köy diğeri şehir olmak üzere iki hukuk sistemi ile yönetilmiştir.[53] Bundan da öncelikle Kürt ve Arap aşiretleri yararlanmış, bu gün Kuzey Irak’ta halen meşruiyetlerini aşiret yapısına dayalı sosyo-kültürel özelliklerinden alan öncüler, en iyi organize olmuş aşiretler ittifakının liderleridirler. Irak gibi gelişmekte olan toplumlarda güçlü örgütsel organizasyonlar aşiret yapısına alternatiftir. Ancak son zamanlarda Türkmen aşiretlerinin örgütlenmesiyle ilgili yeniden yapılandırma çalışmalarının yararlı olacağı kanısındayım.[54]

Sonnotlar

———————————————————–

[*] Bu yazı 09-12 Ekim 2012 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen “1402 Ankara Savaşı Uluslar arası Kongresi’ne” sunulan tebliğin özetidir.

———————————————————–

[1] Sümer, Faruk, Oğuzlara Ait Destanı Mahiyette Eserler – Reşidüddin Oğuznamesi, İstanbul 1980, s. 360.

[2] Mengü, Cüneyt, ABD-Türkiye-Irak Üçgeninde Türkmen Meselesi, Yalın Yayıncılık, İstanbul 2012.

[3] Roux, Jean Paul, Türklerin Tarihi, Kabalcı Yayınevi, 7. Baskı, İstanbul 2010, s. 27.

[4] Wardi, Ali, A Study In Society of Iraq, Bağdat 1998, s. 94. Yukarıda belirtilen Türk-Türkmen aşiretlerinin ortak özellikleri arasında talan ve yağma ile ırza geçmenin yer almadığı açıkça görülmektedir. Halbuki, bu özelliklerin diğer ulus ve aşiretlerden ayırt edici yönü ve farklılıkları Iraklı ünlü sosyolog Ali Wardi’nin eserlerinde açıkça görülmektedir. Talan, yağma ve ırza geçme gibi davranışlar Kilisenin, Fransız İhtilâlı öncesi Haçlı Seferleri sırasında askerlerine mubah kıldığı hususlardır.

[5] Mengü, Cüneyt, Osmanlı Arşivi Belgelerinde Kültür Merkezi Kerkük, Yalın Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 12.

[6] Aksarayi, Kerimüddin Mahmudi, Müsâmeretü’l-Ahbar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2000, Çev. Prof. Dr. Mürsel Öztürk, s. 26-81.

[7] Aksarayi, Kerimüddin Mahmudi, a.g.e., 97-196

[8] Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1984, s. 504-512, s. 601-627.

[9] Sümer, Faruk, Anadolu’da Moğollar, Ankara 1970, s. 46-48.

[10] Karadeniz, Hasan Basri, Osmanlılar ile Anadolu Beylikleri Arasında Psikolojik Mücadele, Yeditepe Yayınevi İstanbul 2011, s. XI.

[11] Sümer, Faruk, Karakoyunlular-Başlangıçtan Cihanşah’a Kadar, TTK Basımevi, Ankara 1992, s. 13-33.

[12] Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2011, s.180-198.

[13] Karadeniz, Hasan Basri, Osmanlılar ile Anadolu Beylikleri Arasında Psikolojik Mücadele, Yeditepe Yayınevi İstanbul 2011, s. 5-6.

[14] Öden, Zerrin Günal, Karasi Beyliği, Ankara 1999, s. 48-63.

[15] Emecen, Feridun M., İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası, İstanbul 2001, s. 45.

[16] Akın, Himmet, Aydınoğulları Tarihi Hakkında bir Araştırma, Ankara 1968, s. 60.

[17] Yinanç Mükrimin Halil, “Bayezid I”, İslam Ansiklopedisi C. II, s. 369-392.

[18] Oğuz, Mevlüd, “Taceddinoğulları” D.T.C.F.D.C. VI (Ankara 1948), s. 481-482.

[19] Karadeniz, Hasan Basri, a.g.e., s. XI.

[20] Çetin, Halil, Timur’un Anadolu Seferi ve Ankara Savaşı, Yeditepe Yayınevi İstanbul Eylül 2012.

[21] Fleischer, Cornell H., Tarihçi Mustafa Ali, Çev. A. Ortaç, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1996 s. 283-285.

[22] Çetin, Halil, a.g.e., s. 67.

[23] Çetin, Halil, a.g.e., s. 57-58.

[24] Wittek, Paul, “Rum Sultanı”, Çev. M. Süerdem, Batı Dillerinde Osmanlı Tarihleri 3, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1971, s. 91.

[25] Şami, Nizamüddin, Zafernâme, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Farsça’ dan Çeviren Necati Lugal, Ankara 1987, s. 135-142.

[26] Şami, Nizamüddin, a.g.e., s. 175-200.

[27] İbn Arabşah, Tamerlane or Timur the Great Amir, Çev. J. H. Sanders, London: Luzac&Co., 1936, s. 72-74.

[28] Şami, Nizamüddin, a.g.e., s. 173. (Timur Tikrit Kalesi’ni aldıktan sonra, “Bizim yüksek gayemiz şerirleri def etmek müfsitlerin vücudunu kaldırmaktır. Bu da uhrevi sevabı müstelzim olduğu gibi dünyevi fütühhatın en iyilerindendir” buyurur.)

[29] İbn Arabşah, a.g.e., s. 89.

[30] Kanat, Cüneyt, Memluk-Timurlu Münasebetleri, 1382-1447, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ege Üni. İzmir 1996, s. 77.

[31] Kanat, Cüneyt, a.g.e., s. 43.

[32] Çetin, Halil, a.g.e., s. 90.

[33] Tihrani, Ebu Bekr-i, Kitab-ı Diyarbekriyye, Kültür Bakanlığı Yay., Çev. Mürsel Öztürk, Ankara, s. 43.

[34] Yinanç Mükrimin Halil, a.g.e., s. 380.

[35] Çetin, Halil, a.g.e., s. 92-93.

[36] Tekindağ, Şehabeddin, “Berkuk” T.D.V.İ.A. (DİA) Cilt V, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1992 s. 512.

[37] Togan, Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul 1981, s. 347.

[38] Sümer, Faruk, Karakoyunlular-Başlangıçtan Cihanşah’a Kadar, TTK. Basımevi, Ankara 1992, s.63.

[39] Şami, Nizamüddin, a.g.e., s. 297.

[40] Aşıkpaşazâde, a.g.e., s. 74. Wittek, Paul, a.g.e., s. 569-570.

[41] Yezdi, Şerafeddin Ali, a.g.e., s. 284.;

[42] Şami, Nizamüddin, a.g.e., s. 353..

[43] Aşıkpaşazâde, a.g.e., s. 78.

[44] Çetin, Halil, a.g.e., s.158-159.

[45] Çetin, Halil, a.g.e., s. 57.

[46] Yücel Yaşar, Timur’un Ortadoğu-Anadolu Seferleri ve Sonuçları (1393-1402), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1989, s. 138.

[47] Çetin, Halil, a.g.e., s. 194

[48] İnalcık, Halil, “Osmanlı Fetih Yöntemleri” Çev. H.C. Tuncer, Cogito 19, Yaz 1999, s. 131.

[49] Mengü, Cüneyt, Osmanlı Arşivi Belgelerinde Kültür Merkezi Kerkük, Yalın Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 93-220.

[50] Mengü, Cüneyt, a.g.e., s. 93-220.

[51] Prof. Dr. Ahmet Akgündüz ve Doç. Dr. Sait Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, Osmanlı Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1999, s. 137.

[52] Prof. Dr. Suphi Saatçi, Irak’ta Türkmen Kabile ve Aşiretleri, Kerkük Vakfı Fuzuli Yayınevi, İstanbul, 2010, s. 9. ve Erşad Hürmüzlü, Irakta Türkmen Gerçeği, Kerkük Vakfı Yayınları, No:16, İstanbul, 2006, s. 141.

[53] Batatu, Hanna, The Old Social Classes and Revolutionary Movements of Iraq, Beyrut, 1990, s. 110.

[54] Feyzullah Sarıkahya ve İbrahim Avcı, “ Irak’ta Yaşayan Türkmen Aşiretleri Gerçeği ”, http://www.turkmentribune.com, Erişim Tarihi: 10.03.2012.

Leave a Comment »

RSS feed for comments on this post. TrackBack URI

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Create a free website or blog at WordPress.com.
Entries and comments feeds.

%d bloggers like this: